Bu dünyada ölümsüz, hastalıksız, çilesiz, ıstırapsız, problemsiz bir yer var mı?
"Hayır, yok" diyeceksiniz. Burada yok, fakat öyle bir yer düşünün ki, her arzu edilen hemen yerine gelecek. Yaşlılık yok, güzellikler için sınır yok. Bahçeler var, meyveler var, güzel sular var, sevdikleriniz var. Nimet üzerine nimet, güzellik üzerine güzellik var. Buranın adı cennettir.
Cennet öte âlemde. Dünyadan sonra insanlar mahşer âlemine gelip nimeti hak ettiklerinde oraya yerleşecekler. Cennete girecekler, artık oradan çıkmayacaklar, çıkarılmayacaklar.
Cennet bir mükâfattır. Karşılıktır. İyi olmanın, temiz olmanın, iman etmenin, ibadet etmenin, merhamet etmenin, affetmenin, kul hakkı yememenin bir karşılığıdır.
Cennet bir vefadır, sonsuzluktur. Cennet insana onur vermektir. İnsanın kişiliğini ve değerini yüceltmektir. Peygamberlerle ve meleklerle aynı ortamı paylaşmaktır. Gelin bugünkü yazımızda cennetin kapısını hafifçe aralayıp içine bakalım. Orada neler var?
MİSK GİBİ KOKAN YER
Cennetin 8 kapısı, cehennemin ise 7 kapısı vardır. Cennet kapılarının daha çok olması, Allah'ın rahmetinin gazabından daha fazla olmasına işarettir. Rahmet her zaman gazaptan daha aşkındır. Denir ki namaz kılanlar namaz kapısından, sadaka verenler sadaka kapısından çağrılacaklardır. Belki bazı büyük insanlar bütün kapılardan çağrılacaktır.
Cennet yüz derecedir. Her derecenin arası yer ile gök arası kadardır. O derecelerin en yukarıda olanı "firdevs-i âlâ", yani en yüksek cennettir. Onun için Peygamberimiz, "Allah'tan cenneti istediğinizde ondan "firdevs"i isteyin buyurmuşlardır.
En düşük yer, on dünyaya bedeldir. Peygamberimiz cennetin genişliğini dünyanın genişliğiyle kıyaslayarak ufkumuza sunmuştur. Şöyle buyurur: "Cennete en son girecek, cehennemden ise en son çıkacak kişi oradan emekleyerek çıkan bir adamdır. Allah ona 'Cennete gir' buyuracak. Adam 'Rabbim, cennet dolmuş durumda' diyecek. Allah üç defa emredecek, adam da tereddütle aynı cevabı verecek. Bunun üzerine Allah, kuluna 'Dünyanın on misli senindir, gir' buyuracak." (Buhari).
Cennetlikler yüce Allah'ı göreceklerdir. Cerir bin Abdullah (RA) anlatıyor: "Biz Peygamberimizin yanında bulunuyorduk. Ay tam dolunay hâlini almışken ona baktı ve şöyle buyurdu: Muhakkak ki sizler bu ayı nasıl kusursuz apaçık görüyorsanız, Rabb'inizi de öylece apaçık göreceksiniz."
Kişi Rabb'i ile baş başa görüşecek. Buhari ve Müslim'in rivayetlerinde şöyle ifadeler yer alır: "Sizden her biriniz kıyamet günü Allah (CC) ile baş başa kalacaksınız ve sizinle Rabb'iniz arasında hiçbir perde olmayacak, tercüman da bulunmayacaktır."
Cennetteki ilk duyuru, "Ölüm yok" olacaktır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Cennet ehline şöyle denilecek: Artık asla hasta olmayacaksınız. Artık hep yaşayacaksınız. Size ölüm yok. Artık hep genç kalacaksınız. Hep nimetleneceksiniz. Hiç sıkıntıya düşmeyeceksiniz."
Cennetin nimetleri sayılamaz. Peygamberimiz şöyle buyuruyor: "Yüce Allah şöyle buyurdu: Ben salih kullarıma hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir insanın kalbine doğmayan nimetler hazırladım." Sonra Peygamberimiz, Secde Suresi'nin 17. ayetini okudu.
Cennet misk gibi kokan bir yerdir. Tuğlalar bile altından. Giysileri ipekten. Çirkin ve tiksindirici hiçbir şey yok. Kıskançlık, dedikodu, gıybet, çekememezlik yok. Nefret yok. Hiçbir şey tekrar etmeyecek. Her an her şey değişecek ve yenilenecek. Evet, o gün bazı yüzler parlayacak ve Rablerine bakıp da duracaklardır. (Kıyame, 22-23).
AMAÇ ALLAH'IN RIZASI
Cennetin güzelliklerini ve nimetlerini sayıp bitiremeyiz. O güzellikler ve mutluluklar yurdudur. Kaybettiklerimizi bulacağımız yerdir. En güzellerin sizi bekledikleri bir vuslat yeridir.
Her iman eden, tabii ki cenneti arzu eder. Cehennemden kaçar, cehennemden Allah'a sığınır. Ama hiçbir zaman hedefimiz cennet olmamalıdır. Tasamız, derdimiz cennet olmamalıdır.
İbadetimizde ve hayatımızın bütün güzelliklerinde temel hedefimiz Allah'ın rızası olmalıdır. Allah tarafından sevilmek, Allah'ın rahmetini kazanmak olmalıdır. Zaten derdi bu olanın gideceği yer elbette ki cennet olacaktır.
***
KELAMCILAR HADİSÇİ OLAMAZ MI?
İslam'da ilimler arasında geçiş yadırganan değil, beklenen bir durum olmalıdır. Şeri dediğimiz dini ilimlerde bir kelamcının Kuran'dan, hadislerden, fıkıhtan, tefsirden, İslam tarihinden, mantık ve hukuktan uzak olması düşünülebilir mi?
Bir tefsircinin de yukarıdaki ilimlerden uzak olması kabul edilebilir mi? Varsa böyle bir durum, bu durum o kişinin yetersizliğine işaret etmez mi?
Kelam ilmi ile hadis ilmini beraberce meczeden birçok İslam âlimi bizlere yöntem gösterdiler.
Mesela İmam Gazali, felsefenin çıkmazlarını ortaya koyan eserlerinde, kelam ilmini en hassas noktada kullandıktan sonra hadis ilminin kuşatıcı mantığına sığındı.
Sahih hadisleri, kelami bir tat içinde bizlere takdim etti.
Ebu'l Hasan Eş'ari, yıllarca Mutezile'de kaldı.
Burada cedel ve kelam ilminin bütün inceliklerini kullandıktan sonra Ahmed bin Hanbel gibi hadisçilerin çemberine girdi. Hadis ilmini kelam zarafetiyle ele aldı.
Ebu Bekir Bakıllani, iyi bir kelamcıdır.
Eşari mezhebinin hadis algısını muhafaza etti.
İbn Küllab Basri, Mutezile'nin argümanlarını kelami metotla tenkit etti. Güçlü bir hadis savunucusudur. Hadis erbabının görüşlerini savunmuş ve kelamı bu çizgide ele almıştır.
Cüveyni bu işin zirvelerindendir.
Hiçbir zaman kelam ilminin ağırlığı altında ezilmemiş, bilakis vahye teslim bir duruşla etkili hadisçi görüşlerini savunmuştur.
Erken dönemde bu çizgiyi, yani Kuran, sahih hadis, akıl, kelam ve vahiy bütünlüğünü ilimlerine egemen kılan isim az değildir. Bunlar hiçbir zaman felsefenin tahlillerinin etkisiyle bir ilmi kompleks yaşamadılar.
Bilakis vahyi, Hz.
Peygamber'in beyanını öncü bir yol gösterici olarak sundular.
Abdülkadir Bağdadi'nin, hadisçilerin yani vahyi egemen kılan anlayışın ve selefin yolunu açık eden isimlerin başında zikredilmesi lazım.
Buna İbnü'l Furek, Mücahid el-Tai, Ebu'l Hasan el-Bahili, İbn İshak İsferayini, Razi, Amidi ve benzeri (ki çoğu Eşari orjinlidir) birçok âlim sayılabilir.
Onlar kelam ilminin, hadislerin gölgesinde ve elbette Kuran'ın önderliğinde doğru anlaşılabileceğini savundular.
Başarılı da oldular.
Aynı hassasiyeti dilerim çağımız kelamcıları da kucaklar.
***
BÜYÜKLERDEN DERSLER
'YA RESUL, KÜÇÜK HİZMETKÂRIN GELDİ'
Hazreti Enes, hicret esnasında 10 yaşındaydı. Hazreti Peygamber'in yanında büyüdü. On yıl Efendimize hizmet etti. "Bir gün bile bana 'Neden bu işi şöyle yaptın' demedi" derdi. Hazreti Peygamber, ona bazen "İki kulaklı gel" diye takılırdı. Bazen de "Yavrucuğum" derdi. Annesi, Efendimizden dua istedi onun için. Efendimiz uzun ömür duası yaptı. 100 yıldan uzun yaşadı. Hazreti Peygamber'in vefatından sonra O'nun anlatıldığı yerlerde derin bir sessizliğe bürünüp ağlardı. "O'nu hiç rüyada görüyor musun?" diyenlere "O'nu rüyamda görmediğim gece yoktur" derdi.
İdari görevleri oldu ama gönlü Efendimize kavuşmaktaydı. En çok hadis rivayet eden (2 bin 286 hadis) üçüncü sahabiydi. Ok atıcılığında mahirdi. Yanında Efendimize ait bir çubuk ve saç teli vardı. "Ölürken bunları benimle gömün" diye vasiyet etti. Basra'da vefat edince çubuk kefeni ile göğsü arasına, saç teli de dilinin altına yerleştirildi. Yanında Efendimize hediye gönderilen cam bir bardak vardı (Mısır hükümdarının gönderdiği).
Son anlarında idi. Şöyle dedi: "Resulullah'ı çok özledim. O'nu her gece rüyamda görüyorum. O'nun huzuruna çıkıp; 'Ey Resul! Küçük hizmetkârın geldi' demeyi çok özledim." Son nefesinde gülümsedi. "Ne oldu?" dediler: "Efendimi ne çok özlemişim. Birazdan yanına gideceğim. O'nu göreceğim ya! O heyecan beni sardı." Sonra derin bir uykuya daldı. Selam olsun Hazreti Enes bin Malik'e...
KIBLEYE KARŞI TÜKÜRÜNCE
Bestami'ye dediler ki: "Falanca kişi Hak dostudur. Ziyaret edelim." Gider, ancak o kişinin kıbleye karşı tükürdüğünü görünce ziyaret etmeden döner. Sorarlar: "Neden döndün?" Der ki: "Hak dostu edeben kıbleye karşı tükürmez. Tükürürse Hak dostu olamaz."
İSTEMEMEYİ İSTEDİM
Bestamlı Beyazıd şöyle dedi: Rüyamda Rabb'imden bir emir geldi: "Bestami Allah'tan ne ister." Cevaben dedim ki: "Rabb'imden istememeyi istiyorum. Terk-i terk ediyorum. Sadece Rabb'imin rızasını istiyorum. Sadece O'nu."